• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • https://www.facebook.com/DuaKutuphanesi
  • https://www.twitter.com/DuaKutuphanesi
Site Haritası
EVLİYALAR ANSİKLOPEDİSİ
HAVAS İLMİ
BÜYÜK ŞAFİİ FIKHI
 Büyük Şafii Fıkhı
 2019_dini_gunler
Kur'an-ı Kerimde Adı Geçen Peygamberler
 kur-an-da-isimleri-gecen-peygamberler
RASTGELE DUALAR

Vird-i Settar

VİRD-İ SETTÂR ve BEREKETİ

Cenâb-ı Hakk’ın lûtfetmiş olduğu imân ve İslâm hakîkatinin kişiyi ihsan mertebesine eriştirmesi noktasından hareket eden tasavvuf mektepleri, yani tarikatlar; dervişlerine, talebelerine hayatın her alanını kapsayacak bir eğitim ve tefekkür şekli tâlim ederler. Her insan, kendisinde bulunan güzelliği ve emaneti bilmek, bulmak ve olabilmek adına bu dünyaya bir seyr u sülûk için gelmiştir. Tasavvuf, bu seyr u sülûk yolcusunun şuurlu ve Kur’ân ile Sünnet çerçevesindeki doğru gidişini sağlamak için usûl ve erkânı, taliplerine gayet açık bir şekilde göstermiştir. Yani derviş denilen kimseler, bu dünyaya geliş ve gidişlerini fark eder ve bunu bir yük ve angarya değil, muhabbet tazelemek ve aşkı meşk etmek olarak görürler, dolayısıyla feyz aldıkları yolların âdâb ve erkânlarına aynı muhabbet ve şevkle riâyet ederler. Dervişin ilâhî aşktan aldığı feyz ve terbiyenin ona kesintisiz olarak aktarılması için usûller tertip eden yol sahibi pirler, Kur’ân-ı Kerîm’in ve Sünnet-i seniyyenin berakâtıyla teşbih, vird ve evrâd tertip etmişlerdir.

Halk arasında vird ve evrâd denildiğinde belli duaların okunması, düzenli olarak her gün veya belirli günler içerisinde tekrarlanması anlaşılır. Aslında bu anlayış genel açıdan bakıldığında tarikat müessesesi dâhilinde pek de yanlış değildir. Ama şunu söylemek îcâb eder ki; tarikatın içinde olmadan, bu mekteplerin yaptığı faaliyetlere dışarıdan bakanlar, kendi anlayışlarıyla bir genelleme yaparak hatalı algıdan hiçbir zaman kurtulamazlar. Bu durum özel ilgi, başka deyişle şahsî hususiyeti gerektiren her durum için böyledir. Evli olmayan bir insanın evlilik hayatını, çocuğu olmayanın ise annelik babalık meselelerini anlayamaması gibi... Her ne kadar genel bilgilere sahip olsalar da husûsî tecrübelere muttali olamazlar. Tarikatta evrâd dervişin azığıdır. Yola çıkan bir kimse nasıl ki menziline vâsıl oluncaya kadar yeme içme ihtiyacını karşılar ve kuvvet kazanırsa, seyr u sülûk eden bir derviş de yolda kendisine lâzım olan işleri yapabilme kuvvetini teşbih, evrâd ve virdiyle kazanmış olur. Bir insan yolu ne kadar bilirse bilsin, başkasına tarif ederse etsin, şayet o mevzu bahis ettiği yola çıktığında evrâd ve ezkârı yoksa asla menzile ulaşamaz. Bu misalden anlaşıldığı üzere sadece evrâd ve ezkârla da yol alınmaz. Yanında birkaç senelik erzakı bulunduğu halde yola çıkmayan bir adamın durumu gibi... Sözü fazla uzatmayalım. Her tarîkin kendine ait bir virdi, bu yolların yolcularının da şahsa özel evrâd ve ezkârı vardır. Dervişlerin mürşidlerinden aldıkları günlük zikirlerinin yanında ayrıca okumaları gereken evrâd, sûre ve duaları mevcûddur. Tasavvuf büyükleri, günlük tesbihâtın yanında verilen evrâd’ın aslında derviş için bir nevî koruma ve muhafaza olduğunu söylerler. Bu durum evradın mâhiyetini anlamamız için bize farklı bir ufuk açar. Demek ki derviş, teşbih ve zikirle meşgul olmasının yanında, bu zikrin fikrini ve tefekkür boyutunu idrak etmek ve yaşadığı halleri, kendisine gösterilen zuhurat ve neşeleri tevîl edebilmek için evradın şekillendirmesine ve rehberliğine de ihtiyaç duymaktadır. Ne niyetle seyr u sülûk etmekte, nasıl bir dervişlik fikriyle kâim olmakta, kendisinden haberdar olabilmek ve nefsinin, ruhunun, kalbinin özelliklerini fark edebilmek için nasıl bir gelişim içerisinde... İşte bu meselelerin hepsini bir derviş kendi evradında bulabilmektedir, bulabilmelidir. Yoksa evrâd okumak; anlamadan, ne okuduğunu fark etmeden, belli dua kalıplarını tekrar edip durmak değildir. Hele, sevap kazanmak arzusuyla gayrete gelip sayfalarca dua okumak hiç değildir. İşte bundan dolayı derviş, başlangıçta, tesbihâtını ve evradını sürerken (yerine getirip okurken) ciddiyet ve tam bir sükûnet ile eda etmelidir. Sonraki devirlerde, bu ciddiyet ve dikkatinin yanında, yoldan aldığı feyz ve aksatmadan yaptığı nafile ibâdetlerin bereketi ile kendisine evrâd ve ezkârının sırları peyderpey o mânâ kendisine akıtılır. Tarîkat pirlerinin tertip etmiş oldukları virdler bu güzellikleri ihtiva ettiğinden dolayı, bu yolun takipçisi ve kemâl mertebelere ulaşan bazı şahsiyetler, dervişânı îkâz ve sırları ifşa makamında virdlerin hususiyetlerini şerhlerle ve kendilerine intikal eden ilhâmât berakâtıyla incelemiş; âşıklara, taliplere bu ilimden aktarıvermişlerdir.

Herhalde hakkında incelemeler, şerhler bulunan ve çok geniş bir coğrafyada, tâbiri caizse dünyanın dört bir tarafında okunan en önemli virdlerden biri, Pîr Seyyid Yahya-ı Şirvânî Hazretleri’nin virdidir. Vird-i Settâr veya Vird-i Yahya ismiyle şöhret bulmuştur. Halvetiyye tarikinin altmışa yakın kolu vardır. Bu kolların, yani şubelerin hepsinde, belli bir seyr u sülûk mertebesine gelen dervişlere Vird-i Settâr verilir. Kendi tarîklerine ait virdin yanında muhakkak bu evrâd da okutulur. Ayrıca Vird-i Settâr gerek tamamı, gerekse belli kısımları itibariyle başka tarîklerin hizib ve evrâdlarında da mevcûddur, teberrüken okutulan en yaygın virdlerdendir. Hiç şüphesiz bu durum, Vird-i Yahya’nın bereket ve feyzinin ayrıca Cenâb-ı Hakk’ın izn-i ilâhîsi ve Resûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.s.)’in manevî müsaadesinin açık bir göstergesidir.

Pîr Seyyid Yahya Şirvânî Hazretleri’nin, Vird-i Settâr ı kendi zamanında vuku’ bulan hâdiselere binâen yazdırdığı ileri sürülmüştür. Fakat bu nevî evrâdların halka ait hâdiselerin tazyikinden dolayı asla tertip edilmeyeceği tasavvuf erbabı tarafından bilinen bir gerçektir. Böyle bir ihtiyaç olsa bile virdler ve tarîkat içindeki düstûrlar, emr-i manevî ile usûl erkân olarak ictihâd edilirler. Pîr Seyyid Yahya Hazretlerine, yaşadığı dönem içerisinde birçok velî zâta olduğu gibi iftirada bulunmuşlar ve Hazret-i Pîr’i Rafızîlikle suçlamışlardır. Vird-i Settâr’ın muazzam tertibine bakılırsa baştan sona kadar, Ehl-i Sünnet akaidinin bütün erkân ve ahkâmını mükemmelen bulmak mümkündür.

Vird-i Settâr, Cenâb-ı Hakk’ın zatî, sübûtî sıfatları, ayrıca Hazret-i Allah Teâla’nın tenzihi, takdisi, teşbihi ve temcidi makamında muhteşem, âbide bir evrâddır. Evradın tertip olunan şekli, Ehli Sünnet’in alfabesi gibidir. Bu husustaki şerhler zaten bu mevzu hakkında birçok malûmatı gözler önüne sermektedir.

Vird-i Settâr, meşhur olduğu adından da hatırlanacağı üzere ‘Allahümme ya Settâr u ya Settâr’ diye başlar. Hemen ilk satırlarda Cenâb-ı Hakk’ı ta’zîm, takdis makamında esmâ-i ilâhî zikredilir ve duaya giriş mahiyetindeki bu isimlerin zikrinden sonra, kalpleri ve nazarları çeviren; geceyi, gündüzü birbiri ardınca tertip eden Cenâb-ı Mevlâ’dan kabir azabından, cehennemden, her türlü hasret ateşinden âzâdlık talebiyle günâhların affolması, hataların setrolması, kalplerin mâsivâ muhabbetinden ve her türlü kir ve pastan temizlenmesi, hem bedenlerimizin hem kabirlerimizin nurlanması, sadrımızın imân ve İslâm’a açılarak muhabbetle dolması ve temizlenmiş, seçilmiş takva ehliyle beraber hasrolunmak ve onlara ilhak olunmak dualarıyla devam eder. Bunların hepsi Efendimiz (s.a.s.)’in dualarıdır. Ve tabiî ki Kur’ân-ı Kerîm’in âyetlerinde geçen dua sîgalarıdır. Bundan sonra Cenâb-ı Hakk’a kulluk, O’nun marifet ve hakîkatine erişmek için lâzım olan irfan, zikir ve şükür ibâdetlerindeki acizlik dile getirilerek gene Efendimiz (s.a.s.)’in sıkça yaptığı virdler yerini alır.

Buraya kadar yapılan hatırlatmadan sonra, virdin başlangıcına bir daha dikkat çekmek isteriz. Günümüze kadar gelmiş olan virdlerin geneline şöyle bir baktığımızda, çoğunun baş kısmında hamdele ve salvele olduğunu görürüz. Bazı virdlerde Fâtiha, bazılarında istiğfar, birçoğunda da bunların takdim ve tehirli olarak tertip edildiğini müşahede ederiz. İstisna denilebilecek bazı evrâdda farklı bir başlangıç ictihâd edilmiştir. Meselâ, Mevlevi evradında da Allah Teâla’nın ‘Selâm’ ism-i şerifi zikredilmiş ve bu sır üzerinden dervişâna virdlerin feyzi aktarılmıştır.

Vird-i Setiârr “Allahûmme” zikriyle başlar. “Allahûmme” ism-i a’zâm sırrını taşıyan muazzam bir dua cümlesidir. Hazret-i Âişe (r.a.)’den gelen rivayet bu hususu açıklamaktadır. Hemen sonra “Settâr” ismi (‘yâ’ nida harfiyle), yani “yâ Settâr u yâ Settâr” denilerek iki kere zikredilmiştir. Birinci ‘Settâr’, Allah Teâla’nın kendi zâtında mevcûd olan bütün zâtî, sıfâtî tecellîlerinîn hepsine işaret ederken; ikinci ‘Settâr’, Hazret-i Allah’ın kullara verdiği mânevi emanetin muhafaza edilmesiyle alâkalı şekilde nazara verilmiştir. Bir başka ifadeyle, iki kere ‘Settâr’ isminin geçmesi Hakk’ın kendisindeki ve halktaki tecellilerine işaret makamındadır. Nitekim hemen peşi sıra “yâ Aziz ü yâ Gaffâr” isimlerinin gelmesi, bu durumu daha aşikâr şekilde ortaya koyar. Tarîkatlardaki evradın dervişi koruyan özelliğini de hatırlarsak Virdi Settâr’ın bu “Settâr” ismiyle başlaması fevkalâde manidardır.

Kaldığımız yere dönersek evradın sonraki bölümlerinde, günlük olarak bir mü’minin ihtiyaç duyduğu ve yaşarken karşılaştığı her hâdise ve tecelli karşısında nasıl bir tefekkür ve Hazret-i Allah’a iltica durumunda olduğunu gösteren dualar dikkatlerimize sunulmuştur. Korku, ümit, ucûb, günâh, nimet, musibet, sıkıntı, başa gelen her türlü dert, fikir, düşünce, gam, keder, bunların hepsi için Efendimiz (s.a.s.)’in ettiği dualar ve zikirler, iki sayfada özet olarak verilmiş ve sabah namazı sonrası okunan bu virdle dervişin, o gün ve gecenin kendisine getireceği her hali şöyle bir gözden geçjrerek nasıl bir dikkat içerisinde olması gerektiği niyet makamında gösterilmiştir. Sonra Cenâb-ı Hakk’ı zikirden ve O’na hamd ü senadan âciz olduğumuz hakikatini ifade eden âyet ve hadîs-i şerîflerdeki dualar zikredilmiştir.

Esmâü’l-Hüsnâ’nın, bilhassa sabah namazından sonra okunması, Efendimiz (s.a.s.)’in müminler için tavsiyesidir. Vird-i Settâr, yukarıda bahsettiğimiz virdleri müteakip Esmâü’l-Hüsna’yı, yani Cenâb-ı Hakk’ın doksan dokuz ismi olarak bilinen ilâhî isimleri zikreder. Esmâü’l-Hüsnâ’dan sonra Ehl-i Sünnet i’tikadına uygun bu isimleri ve bunların tecellîlerini nasıl anlamamız gerektiğini beyân eden bölüm gelir. Hülâsa olarak, Cenâb-ı Hakk’ın kullarına bildirdiği imânî özelliklerin hepsi burada bulunabilir.

Vird-i Settâr’ın buraya kadarki bölümünü, Fâtiha sûresinin ilk dört âyetinin bir nev’î tezahürü olarak düşünebiliriz. Bundan sonraki kısım ise son iki âyetin mânâ açılımı ve tefsiri gibidir. Bu bölüm, Efendimiz (s.a.s.)’in abdiyyetine ve resûllerin en seçkini ve seyyidi olduğuna işaret eden kısımdır. Bilindiği üzere Efendimiz (s.a.s.)’in yüzlerce ismi vardır, hatta binlerce... Fakat bunlar içerisinde nirengi noktasını teşkil eden bazı sıfat ve isimleri vardır ki Vird-i Settâr’da zikredilmiştir. Kur an-ı Kerîmde âyetlerle bildirilen Efendimiz’in vasıfları, virdin bu bölümünde hatırlatılmış, ayrıca mübarek ve muhteşem hayat-ı saadetleri bu satırlarda adetâ özetlenmiştir. Salât ü selâmlar, Efendimiz (s.a.s.) içindir ve O’nun mübarek ehli, ashabı, evlâdı ve annelerimiz olan hanımları, O’na tâbi olanlar için de bu salâvât-ı şerîfelerin berakâtından taksim olunmuştur. İşte tam bu meyanda, dört halîfenin medh ü senası başlar. En başta Hazret-i Ebû Bekir Sıddıyk Efendimiz en güzel özellikleriyle zikredilir ve alâ merâtibihim (Ehl-i Sünnet’in tertibi üzere) Hazret-i Ömer, Hazret-i Osman ve Hazret-i Ali (r.a.)’nin kendilerine mahsus özellikleri, medh ü senâlar ve muhabbetle yâdedilir. Onlardan sonra İmâmeyn Efendilerimiz, yani Hazret-i Hasan ve Hüseyn Sultânlar zikredilir. Hamza ve Abbas (r.a.) Efendilerimiz hemen akabinde, Vird-i Settârdaki yerlerini, yani Ehl-i Sünnet’in muhabbet anlayışına uygun şekildeki makamlarını alırlar. Ensar, Muhacirin ve Tabiîn’in seçkinleri elbette zikredilir. Kıyamet gününe kadar da bu medh ü senânın hiç eksilmeyeceği hakikatine vurgu yapılır.

Vird-i Settâr’ın sonlarına doğru eller açılarak hafiyyen, yani dua ve yakarış halinde kısık bir sesle Cenâb-ı Hakka hacet arzedilir ve O’ndan zahir ve bâtın bize lâzım olacak bütün güzellikler istenir. Burada dikkat çeken bir başka özellik, sıralamanın zahir, bâtın, kalp, ruh, sır ve kalbin, kulağın, gözün nurlanması şeklinde olmasıdır. Daha sonra sağ, sol, üst, alt, ön, arkanın tamamıyla nurlarla çevrilmesi duasıyla Allah Teâla’nın, nurundan -rahmetinin eseri olarak- nur bahşetmesi istenir, ilim, akıl, amel, ihlas, bunların hepsi ancak nurun tahsili ve ilâhî feyzin akışıyla mümkündür. İnsanın kalbinde nur olması lâzım ki hakkı, bâtılı tefrik edebilsin ve daha önemlisi Hakkın cazibesine kendisini teslim edebilsin. İşitmesi, görmesi nur üzere olsun ki kalpler ve akıllar teşvişe düşmesin. Nurla işitsin, itaat etsin. Kendisine lâzım olan güzel amelleri nurla görsün, onlara rağbet etsin; kendisinden evvelkileri nurla tanısın onlara ittibâ eylesin. Allah Teâlâ’dan uzaklaştırabilecek amelleri, nurla görüp fark etsin, onlardan uzaklaşsın. Kendisinden sonra gelecek olanları nurla müşahede etsin, onlara bir de feyizle himmet kılsın. Nur onu kuşatsın, nur olsun ki hem rahmaniyyetinden hem rahîmiyyetinden hakkıyla istifade edebilsin.

Vird-i Settârda çok acayip bir özellik daha var. Allah Teâla’nın ism-i zâtıyla, yani zâtına işaret eden ‘Allah’ ism-i şerîfıyle diğer isimler arasında nicelik, yani sayısal olarak bir denge vardır. Zât ismine karşılık gerek Esmâü’1-Hüsnada, gerekse bin bir esmada isimler sayılıp karşılaştırıldığında adette bir denge ortaya çıkar. Bu hesabın birkaç şekli var. Biz sadece burada böyle bir denkliğin olduğuna dikkat çekiyoruz. Hafiyyen yapılan bu duadan sonra biraz daha yüksek bir sesle virde devam edilir; duanın kabulü, hastaların şifası, göçmüşlere rahmet dilenir, sonra da üç kere tevhîd edilir; “Muhammedün Resûlullahi hakkan” diyerek zikredilir. Tekrar istiğfar faslı... Adetâ zikredenin buraya kadar ki kusur u küsûrunu affı mealinde, niyazda bulunulduktan sonra 33 Sübhânallah, 33 Ehamdülillah, 33 Allahuekber zikriyle Cenâb-ı Hakk tahmid, teşbih, tenzih ve takdis edilir. Sonra da Cenâb-ı Hakk’ın af ve mağfireti talep edilerek ‘Rahman’ ve ‘Rahim’ isimleriyle evrâd sırlanır. Bu, virdin son kısmıdır. Ama aynı zamanda Vird-i Settâr okunduktan sonra, yeni güne Rahman ve Rahîm isimleriyle bir başlangıçtır.

Hülâsa, Vird-i Settâr, Efendimiz (s.a.s.)’in bizzat fiillerinde, yani sünnetlerinde icra ettikleri virdleri ihtiva etmektedir. Aynı zamanda Ehl-i Sünnet akaidinin özeti mahiyetindedir ki i’tikad düzgün olmazsa amelden veya seyr u sülûktan feyiz ve bereket görmek, selâmete çıkmak mümkün değildir.

Vird-i Settâr, Fâtiha sûresinin terkip ve tertibine de uygun bir evrâddır. Bilhassa son kısmında ‘kendisine nimet verilen, nimete ulaştırılan kullar’, yani Nisa süresindeki îzâhâtle peygamber, sıddıyk, şehîd ve sâlihler, onların sırat-ı müstakimdeki konumları ve makamları beyân edilmiş, evrâd buna göre tertip edilmiştir. Ayrıca Vird-i Settâr, bir müminin her gün ve gece, hatta hafta, ay ve sene karşılaşabüeceği bütün hâdiselere karşılık gelen, dilinde ve kalbinde bulunması gereken dua, zikir ve niyetleri özetlemiş; böylece hayat içerisinde seyr u sülûk gören her insanı kalbî uyanıklığa ve tevhîd makamındaki kulluk şuuruna irşad özelliğini içinde toplamıştır.

Vird-i Settâr, Allah Teâlâ’yı sadece Allah için ve O’nun yolunda bulunanları Allah Teâlâ’nın muhabbetiyle sevmek için ilâhî ilhamla tertip edilmiş, muazzam bir evrâddır. Sadece belli tarikatlarda sülûk eden derviş için değil, her mümin için feyziyle, evrâd ve ezkârıyla cümle müminlere bir bereket ve rahmet vesilesi olmuştur.

Cenâb-ı Hakk bütün pirlerden ve hassaten Seyyid Yahya Şirvânî Hazretlerinden en mükemmel şekilde razı olsun ve bu rızayı dillendirmek vesilesiyle bizim gibi âciz kullara da, rızaya eriştirdiği insanlara bahşettiği lütuf, kerem, muhabbet ve feyzinden bol bol ihsan ve ikram buyursun.
ÜYELİK GİRİŞİ
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam24
Toplam Ziyaret3564207
DUA KÜTÜPHANESİ
KÜTÜB-İ SİTTE
 salavati_serife
BÜYÜK ŞAFİİ FIKHI